Türkiye'deki herhangi bir Teknokent veya kuluçka merkezinin kapısından içeri adım attığınızda, sizi karşılayan o tanıdık, parlak ve son derece yapay sahneyi hepimiz çok iyi biliriz:
Açık ofisler, tavandan sarkan endüstriyel sarı lambalar, cam duvarlara yapıştırılmış rengarenk post-it kâğıtları, köşede bir langırt veya masa tenisi masası, armut koltuklar ve kahve makinesinin başında toplanmış heyecanlı gençler...

Havada yoğun bir Silikon Vadisi kokusu vardır: "Disrupt ediyoruz", "Scale edeceğiz", "Pre-seed turundayız", "Pivota hazırlanıyoruz"...

Kulağa ne kadar havalı ve küresel geliyor, değil mi? Sanki Palo Alto'da, Y Combinator'ın garajında yeni bir Stripe veya Airbnb doğuyormuş gibi.

Ama o cam kapıyı kapatıp şirketin finansal gerçeklerine, gelir tablolarına ve kod tabanına yakından baktığınızda; karşınıza çıkan şey bir teknoloji girişimi değil, trajikomik bir "Şark Tipi Hibe ve Ajansçılık Tiyatrosu"dur.

"Grantpreneur" (Hibe Avcıları) Çağı

Gelin açık konuşalım.
Türkiye'deki binlerce sözde "start-up"ın çok büyük bir kısmının geliştirdiği ürün, gerçek dünyadaki hiçbir müşterinin umrunda bile değildir.

Üç yıldır kurulan o "devrimsel" yapay zeka platformunun henüz tek bir ödeyen müşterisi (paying customer) yoktur. Ürünün pazarda bir karşılığı (Product-Market Fit) yoktur. Sistem gerçek bir kullanıcı yükü görmemiştir.

Peki bu şirketler yıllardır o lüks ofislerde nasıl hayatta kalıyor, o mühendislerin maaşları nasıl ödeniyor?

Cevap basittir: TÜBİTAK, KOSGEB ve Kalkınma Ajansı Destekleri.

Türkiye'de son yıllarda "Girişimci" kılığında dolaşan ama aslında tam zamanlı birer "Hibe Avcısı" (Grantpreneur) haline gelmiş koca bir kitle türedi. Bu ekiplerin en büyük uzmanlığı yazılım mimarisi veya ürün yönetimi değildir; onların asıl uzmanlığı devlet teşvik şartnamelerinin arasına süslü akademik kelimeler serpiştirmek, komisyon üyelerini etkileyecek PDF raporları hazırlamak ve her yıl yeni bir hibe paketiyle şirketin ömrünü 12 ay daha uzatmaktır.

Bir proje biter, hibe tükenir; hemen yeni bir dosya açılır: "Bu kez blokzincir tabanlı tarım yapay zekası yapıyoruz!"
Yine hibe alınır, yine faturalar kesilir ama ortada yine çalışan, satılan tek bir satır gerçek ürün yoktur.

Bu bir inovasyon ekosistemi değildir; bu, kamu kaynaklarının tatlı suyuna hortum bağlamış birer suni teneffüs organizasyonudur.

Gündüz "Start-up", Gece "Merdiven Altı Ajans"

Hibe avcısı olmayan diğer start-up'ların düştüğü ikinci büyük tuzak ise "Gizli Ajansçılık"tır.

Ekip bir SaaS (hizmet olarak yazılım) ürünü geliştirmek üzere yola çıkmıştır. Ancak Türkiye'de risk sermayesi (Venture Capital) sığ olduğu ve ürün geliştirmek sabır istediği için kasa hızla boşalır.

Ve bir gün kurucu ortak masaya oturur: "Arkadaşlar, kasada para bitti. Bir tanıdığın inşaat firmasına web sitesi ve muhasebe programı yazacağız. 2 aylık bir iş, paramızı alıp hemen kendi ürünümüze döneriz."

O an, o start-up'ın ölüm fermanı imzalanmış olur.

Çünkü o 2 aylık iş asla 2 ayda bitmez. Ardından başka bir müşterinin mobil app işi gelir, sonra bir e-ticaret entegrasyonu...
Ve sonuçta; gündüz yatırımcı sunumlarında "Biz küresel bir B2B SaaS platformuyuz" diye sunum yapan, geceleri ise müşteriden 5 bin lira tahsil edebilmek için saatlerce WhatsApp'ta kavga eden yorgun, kafası karışık ve tükenmiş birer fason yazılım atölyesine dönüşürler.

Kendi ürünlerinin kodu deponun köşesinde paslanır; mühendisler ise dışarıdan gelen fason biletlerin altında ezilip gider.

Masa Tenisi Masası Google Yapmaz

Türkiye'deki start-up kültürünün en büyük yanılgısı; Silikon Vadisi'nin sonuçlarını, başarının sebebi zannetmesidir.

Ofise langırt masası koyarak, çalışanlara "esnek çalışma" adı altında armut koltuk vererek ve İngilizce terimlerle konuşarak Google veya Meta olunmaz. Google'ı Google yapan şey ofisindeki ücretsiz atıştırmalıklar değildi; dünyanın en zeki mühendislerinin geliştirdiği, arkasında sarsılmaz bir matematik yatan algoritmik üstünlük ve acımasız ürün odağıydı.

Biz ise özü kaçırıp sadece şekli kopyaladık.
Sonuç? Sahnede fırtınalar estiren ama fatura kesemeyen zombi şirketler.

Gerçek Girişimcilik Nerede Başlar?

Gerçek teknoloji girişimciliği; yatırımcı sunumundan sunumuna koşup kartvizit dağıtmak değildir.
Gerçek girişimcilik; hibe formları doldurmakla da başlamaz.

Gerçek girişimcilik; bir insanın veya bir şirketin kanayan gerçek bir yarasını bulmak, o yarayı en sade ve sağlam teknolojiyle iyileştirmek ve o insanın helal parasını tahsil edebilme cesaretini göstermektir.

Tek bir ödeyen müşterinin cebinden çıkan 100 dolar; devletten aldığınız 1 milyon liralık karşılıksız hibeden bin kat daha değerlidir. Çünkü o 100 dolar, piyasanın sizin emeğinize verdiği gerçek bir onay damgasıdır.

Langırt oynamayı bırakın.
Hibe dosyalarını kapatın.
Ve kendinize o en acımasız soruyu sorun:
"Eğer devlet desteği olmasaydı, benim bu yazdığım yazılıma dünyada tek bir kişi bile 10 dolar verir miydi?"

Eğer bu sorunun cevabı "Hayır" ise; yaptığınız şey girişimcilik değil, sadece çok pahalı ve süslü bir hobidir.