Biyoloji, ne kadar muazzam bir tasarım gibi görünürse görünsün, özünde korkunç bir kaostur. İnsan bedeni o kadar değişkendir ki; aynı hastalığa, aynı travmaya maruz kalan iki farklı insan tamamen farklı tepkiler verebilir. Bir acil tıp nöbetinde, olay yerine vardığınızda neyle karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Kan, kırık kemikler, çığlıklar, panik halinde sağa sola koşturan akrabalar, siren sesleri ve havadaki o yoğun adrenalin kokusu... Olay yeri (Scene) tamamen düzensiz, kirli ve kelimenin tam anlamıyla "messy" (karmaşık) bir yerdir. Kurallar her saniye esneyebilir, teoriler pratikte çökebilir.

Uzun ve travmatik bir ambulans nöbetinin (genellikle 24 saat süren o uykusuz cehennemin) ardından eve dönüp üniformamı çıkardığımda, hissettiğim o derin zihinsel yorgunluğu atabilmek için meditasyon yapmazdım. Yaptığım şey bilgisayarımı açıp, karanlık, sessiz ve kelimenin tam anlamıyla "steril" olan siyah terminal (IDE) ekranıma bakmaktı.

Dışarıdaki o kanlı ve öngörülemez dünyadan sonra, kod yazmak bana her zaman dünyanın en güçlü terapisi gibi gelmiştir. Çünkü bilgisayar bilimi (Computer Science), biyolojinin tam zıttıdır. Bilgisayarın içinde şans eseri olan hiçbir şey yoktur. Eğer yazdığınız kod "A" değerini üretiyorsa, o kodu bir milyon kez de çalıştırsanız yine "A" değerini üretir. Karşınızda duyguları olmayan, paniklemeyen, size yalan söylemeyen ve sadece verdiğiniz komutları harfiyen uygulayan bir makine vardır.

O siyah ekran, kuralların çok net çizildiği, mantığın (logic) duygulara galip geldiği ve her sorunun mutlaka rasyonel bir çözümünün bulunduğu güvenli bir sığınaktır (Safe Haven). Dışarıdaki hayatta bir kazayı geri alamazsınız, dökülen kanı geri sokamazsınız. Ancak o terminalin içinde, evrenin tanrısı sizsinizdir. Kendi kurallarınızı yazar, kendi dünyanızı inşa eder, beğenmezseniz silip baştan yaparsınız.

Yıllar içinde fark ettim ki, aslında hayatımdaki bu iki zıt uç birbirini mükemmel bir şekilde dengeliyor. Sadece kod yazarak yaşasaydım, muhtemelen dünyanın o acımasız ve dağınık gerçekliğinden kopuk, fazla mekanik bir insan olacaktım. Sadece acil tıpta kalsaydım, o travmaların ağırlığı ve insanların bitmeyen kaosunda boğulup gidecektim.

Biri bana insan olmanın ne kadar kırılgan ve değerli olduğunu öğretti; diğeri ise o kırılganlıktan kaçıp zihnimi dinlendirebileceğim sessiz, steril ve düzenli bir liman sundu. Bugün bir sorunu çözerken, o karmaşanın içinde kaybolmamayı ve terminal ekranının o sessiz dinginliğinde çözüm üretmeyi, tam olarak bu iki dünyanın arasında kurduğum köprüye borçluyum.