Her sabah uyandığımda, dünyanın en garip ekonomik deneylerinden birinin içinde yaşadığımı hatırlıyorum. Dolar bazında maaş alıp TL bazında yaşamak, Excel'de harika görünür. Gerçekte ise sizi hem ayrıcalıklı hem de yerinden edilmiş hissettiren, kategorize edilmesi zor bir psikolojik durumun içine sürükler.
Türkiye'den uzaktan çalışarak yurt dışındaki şirketlere yazılım geliştirmek, son yılların en sessiz ama en büyük devrimlerinden biri oldu. Fiziksel olarak göç etmeden, dijital olarak göç ettik. Beyinlerimiz San Francisco'da çalışıyor, bedenlerimiz Kadıköy'de kahvaltı ediyor.
Döviz Kuru ve Kimlik Krizi
Dolar maaş almak, Türkiye'de yaşamanın ekonomik baskısını hafifletir. Bu tartışılmaz. Ama bu durum beraberinde kimse hakkında konuşmak istemediği bir kimlik krizini getirir.
Sabah 9'da San Francisco saati üzerinden daily standup toplantısına katılıyorsunuz. Ekibinizdeki herkes "weekend'de Lake Tahoe'ya gittik" derken siz "Bu hafta sonu Kadıköy sahilinde yürüdüm" diyorsunuz. Maaşınız aynı, yaşadığınız deneyim tamamen farklı. Bir süre sonra ne tam olarak Amerikan çalışma kültürüne aitsiniz ne de Türk çalışma kültürüne. İkisinin arasında, dijital bir limbo'da asılı kalıyorsunuz.
Arkadaşlarınızla buluştuğunuzda ise tersinden bir uyumsuzluk yaşıyorsunuz. TL maaş alan arkadaşlarınız market fiyatlarından şikâyet ederken siz sessiz kalıyorsunuz. Çünkü aynı markete gittiğinizde dolar bazında düşününce fiyatlar size "ucuz" geliyordur. Bu sessizlik, bir suçluluk duygusuna dönüşür. Kazandığınız parayla gurur duymanız gerekirken, kendinizi çevrenizden kopmuş hissediyorsunuz.
Saat Dilimleri ve Yalnızlık
Uzaktan çalışmanın en romantize edilen yanı "özgürlüktür". İstediğiniz yerden çalışabilirsiniz! Ama kimse saat dilimlerinin yarattığı sosyal izolasyonu anlatmaz.
ABD'deki bir şirket için çalışıyorsanız, gününüz Türkiye saatiyle öğleden sonra 3'te başlar ve gece 12'de biter. Bu, arkadaşlarınızla akşam yemeğine çıkamayacağınız, eşinizle birlikte film izleyemeyeceğiniz ve çocuğunuzu yatırmadan önce bir "küçük meeting" daha katılmanız gerektiği anlamına gelir.
Avrupa'daki bir şirket biraz daha insaflıdır ama onlarda da toplantılar genellikle Türkiye saatiyle öğle arasına denk gelir. Tam yemeğe oturacakken Zoom açılır, soğuyan çorbaya bakarak İngilizcenize odaklanırsınız.
Dijital Göç: Gitmeden Gitmek
Fiziksel beyin göçü zaten Türkiye'nin en büyük kanamalarından biri. Ama dijital göç çok daha sinsi bir fenomen. Çünkü kişi ülkeden ayrılmıyor, vergi veriyor, kirasını ödüyor, marketten alışveriş yapıyor. Ama zihinsel olarak artık burada değil. Günün 8-10 saatini farklı bir ülkenin problemlerini çözerek, farklı bir dilde düşünerek ve farklı bir kültürün normlarına uyarak geçiriyor.
Bu, bir tür "yarı göç" durumudur. Ne tam olarak gitmiştir ne de tam olarak kalmıştır. Pasaportunuz Türk ama iş beyniniz Amerikan. Patronunuz Seattle'da ama komşunuz Bağdat Caddesi'nde. Bu ikili yaşam bir süre sonra yıpratıcı olur çünkü hiçbir yere tam olarak ait hissedemezsiniz.
Peki Neden Kalıyoruz?
Bu kadar çelişkiye rağmen çoğu dijital göçebe Türkiye'de kalmaya devam ediyor. Sebepleri tamamen rasyonel olmayabilir: Aile bağları, arkadaş çevresi, İstanbul'un o kaotik ama bağımlılık yapan enerjisi, sabah çay içerken Boğaz'ı seyretmenin verdiği o tarif edilemez huzur.
Ve belki de en önemlisi: Türkiye'de yazılım geliştirici olmak, dünyada başka hiçbir yerde olmayan bir perspektif kazandırır. Hem gelişmekte olan bir ülkenin gerçekliklerini anlarsınız hem de gelişmiş ülkelerin teknoloji ekosistemini içeriden görürsünüz. Bu çift yönlü bakış açısı, sizi çoğu mühendisten farklı kılar.
Sonuçta dolar kazanıp TL harcamak sadece bir döviz arbitrajı değildir. Aynı anda iki farklı dünyada var olmanın, ikisinin de güzelliklerinden beslenenip ikisinin de çelişkilerini taşımanın adıdır. Ve bu deneyim, tıpkı iyi yazılmış bir kod gibi, dışarıdan basit görünür ama içinde katmanlar dolusu karmaşıklık barındırır.