Sabah saat 08:45. Türkiye'deki prestijli bir üniversitenin teknokent binasının girişinde uzun bir kuyruk.
İnsanlar ellerinde kahveleriyle sessizce sıranın ilerlemesini bekliyorlar. Sıra geldikçe turnikeden bip sesleri yükseliyor: Parmak izi okutuluyor, yüz tanıma kamerasına bakılıyor veya kart basılıyor.
İçeri giren yazılımcı derin bir nefes alıyor: "Şükür, bugün de saat 09:00'dan önce girdim, sistemde dakikam eksik yazılmayacak."
Bu sahneyi ilk kez gören bir yabancı; buranın devlet sırlarının korunduğu, nükleer füzyon veya kuantum işlemciler geliştiren dünyanın en gizli ve disiplinli laboratuvarlarından biri olduğunu düşünebilir.
Oysa burası, altı üstü bir ayakkabı markasının e-ticaret sitesini veya bir mobilya firmasının stok takip uygulamasını geliştiren sıradan bir yazılım ajansıdır. Ve o turnikelerdeki dakikalar; bilime veya teknolojiye olan saygıdan değil, devletin sunduğu gelir vergisi stopajı, KDV ve SGK prim muafiyetinden tek bir kuruş bile kaybetmemek için bir muhasebeci titizliğiyle sayılmaktadır.
Türkiye'deki teknokent ekosisteminin acımasız ve çıplak gerçeğine hoş geldiniz: Gerçek inovasyon ile vergi optimizasyonu tiyatrosunun yer değiştirdiği o tuhaf dünya.
SGK Teşviki İçin Her Hastaya Çekilen Gereksiz MR
Bu sistemik kurnazlığın sağlık sektöründeki karşılığı, özel hastanecilik tarihimizin en büyük yaralarından biridir.
Özel hastanelerin Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan (SGK) daha fazla ödeme alabilmek ve teşviklerden yararlanabilmek için geliştirdiği karanlık mekanizmaları hatırlayın.
Acil servise hafif bir baş ağrısıyla giren hastaya; tıbbi hiçbir endikasyon olmadığı halde derhal kontrastlı beyin MR'ı, servikal tomografi ve lüzumsuz onlarca biyokimya tahlili yazılır. Hastanenin genel cerrahı, en ufak bir lipomu (yağ bezesini) bile SGK faturalandırma sistemine "komplike derin doku tümörü rezeksiyonu" koduyla girer.
Amaç hastayı iyileştirmek değildir; amaç, devletin kamu sağlığını korumak için ayırdığı bütçe havuzundan maksimum teşviki hortumlamaktır. Bu tablonun faturası ise hem gereksiz radyasyona maruz kalan hastaya, hem de iflasın eşiğine gelen kamu bütçesine çıkar.
İşte Türkiye'deki teknokentlerin önemli bir kısmında dönen Ar-Ge çarkı, bu özel hastane teşvik istismarının yazılım versiyonudur.
E-Ticaret Sitesini "Derin Öğrenmeli Ar-Ge" Diye Yutturmak
Kanunun ruhuna baktığınızda Teknoloji Geliştirme Bölgeleri (Teknokentler); üniversite-sanayi iş birliğini sağlamak, katma değeri yüksek ileri teknoloji üretmek, patentler geliştirmek ve ülkenin cari açığını kapatacak küresel ürünler ortaya koymak için kurulmuştur. Devlet bu amaçla şirketlere muazzam vergi avantajları tanır.
Peki pratikte ne olur?
Bir yazılım ajansı düşünün. Şirketin ana geliri; yerel müşterilere WordPress teması giydirmek, e-ticaret sitelerinin sepet entegrasyonunu yapmak veya şirket içi basit form arayüzleri kodlamaktır. Ortada ne yeni bir algoritma vardır, ne bir veri bilimi modeli, ne de donanım optimizasyonu.
Fakat şirket yönetimi teknokente girebilmek ve milyonlarca liralık vergi avantajından faydalanabilmek için bir "Ar-Ge Projesi" yazar:
Projenin adı: "Derin Öğrenme Tabanlı, Çok Kanallı ve Özelleştirilmiş Sepet Tahmin Algoritması ile Yeni Nesil Bilişsel E-Ticaret Karar Destek Platformu."
Metnin içi; üniversiteden formalite gereği danışmanlık ücreti ödenen bir akademisyenin desteğiyle akademik terimlerle, yapay zeka buzzword'leriyle ve süslü akış diyagramlarıyla doldurulur. Hakem heyeti onaylar. Şirket teknokente taşınır.
Ve o günden sonra ne olur?
Ofisteki yazılımcılar yine sabah akşam aynı PHP ve JavaScript kodunu yazar, aynı e-ticaret sepet bug'larını çözerler. Ama ay sonunda hazırlanan resmi raporda o yazılımcının yazdığı kod; "Yapay zeka tensör optimizasyonu" olarak gösterilir! Devletin Ar-Ge yapsın diye affettiği vergiler, patronun lüks şirket arabasının yakıtına ve şirket karlılığına dönüşür.
Bürokrasinin Boğduğu Yazılımcı: Parmak İzi Tiyatrosu
Bu tiyatronun ceremesini çeken ise yine mühendisler olur.
Dünyanın en modern teknoloji devleri; çalışanlarının verimliliğini ofiste geçirdikleri saatle değil, ürettikleri değerle ve çıktıyla ölçerken; Türkiye'deki teknokent yazılımcısı, devletin müfettişlerine "buradaydım" kanıtı sunabilmek için bir fabrika işçisi gibi mesai kartı basmaya zorlanır.
Haftalık çalışma sürenizin %80'ini (veya yasanın o dönemki kotasını) o teknokent binasının sınırları içinde geçirmezseniz, şirketiniz o ayki vergi indirimini kaybeder. Bu yüzden hastalandığınızda bile ofise gelmek, serumu kolunuza takıp teknokent masasında oturmak zorunda kalırsınız.
Uzaktan çalışmanın (remote work) tüm dünyada standart haline geldiği, en büyük mimarilerin bulut üzerinden koordine edildiği bir çağda; yazılımcıyı fiziksel bir binaya hapsetmek, dijital çağda taş devri mantığıyla mühendislik yönetmeye çalışmaktır.
Teşvik Bağımlılığı ve Sahte İnovasyon
Bu sistemin en yıkıcı sonucu, şirketlerde yarattığı teşvik bağımlılığı ve tembelliktir.
Bir şirket gerçek bir inovasyon yapmadan, sadece vergi muafiyetleri ve hibe destekleriyle bilançosunu karda gösteriyorsa; o şirketin küresel pazarda rekabet edebilecek bir ürün çıkarma kasları zamanla körelir. Tıpkı hormonla şişirilen bir kasın gerçek bir yük altına girdiğinde anında yırtılması gibi.
Yarın teknokent teşvikleri kaldırılsa veya vergi avantajları sıfırlansa; teknokentlerdeki yüzlerce şirketin üç ay içinde iflas edeceği bir sır değildir. Çünkü onların iş modeli teknoloji üretmek değil, vergi arbitrajı yapmaktır.
Gerçek Ar-Ge Cam Binalarda Değil, Özgür Zihinlerde Doğar
Biz inovasyonu teknokent binalarının cam cephelerinde, turnike sistemlerinde veya kağıt üzerindeki süslü raporlarda aradığımız sürece; bu ülkeden ne bir işletim sistemi çekirdeği çıkar, ne küresel bir veritabanı motoru, ne de dünyayı sarsacak bir teknoloji standardı.
Gerçek Ar-Ge; mühendisin saat kaçta kart bastığını sayan muhasebeci zihniyetinin bittiği yerde başlar.
Gerçek bilim ve teknoloji; insanların hata yapmaktan korkmadığı, teşvik dosyası doldurmak yerine kodun ve matematiğin sınırlarını zorladığı, özgür, bağımsız ve liyakatli ortamlarda filizlenir.
Teknokent tiyatrosunun perdelerini kapatıp hakikatle yüzleşmediğimiz sürece; kendimizi sadece vergi muafiyeti raporlarıyla kandırmaya devam ederiz. Ve dünya teknoloji tarihi bizi ürettiğimiz inovasyonlarla değil, yazdığımız sahte Ar-Ge masallarıyla hatırlar.