Türkiye'deki teknoloji ekosisteminde bir yazılım şirketinin kurucusunun veya İK yöneticisinin ağzından şu cümleyi duyduğunuzda, arkanıza bakmadan kaçmanız gereken bir an gelmiş demektir:

"Biz stajyerlerimize para değil, parayla satın alamayacakları muazzam bir tecrübe kazandırıyoruz. Burası senin için bir okul, CV'ne bizim adımızı yazmak sana tüm kapıları açacak."

Bu cümle, modern kurumsal dünyanın en pervasız, en ahlaksız yalanlarından biridir.

"Tecrübe kazandırma" kılıfı altına gizlenmiş olan şey; asgari ücretin dahi çok görüldüğü, yol ve yemek masraflarının gencin kendi cebinden (veya ailesinin emekli maaşından) karşılandığı, haftada 45 saat boyunca production ortamındaki angarya işlerin sırtına yıkıldığı katıksız bir emek sömürüsüdür.

Genç bir üniversite öğrencisi veya yeni mezun, sektöre adım atabilmek, o meşhur "en az 2 yıl tecrübeli junior" ilanlarının kapısını aralayabilmek umuduyla bu zehirli sözleşmeyi kabul eder. Masasına oturur. Ve çok geçmeden anlar ki, ona vaat edilen o "okul" aslında modern bir dijital taş ocağıdır.

İntörn Hekimlik Sendromu: Eğitim mi, Ucuz İş Gücü mü?

Bu tablonun tıp dünyasındaki karşılığı ne yazık ki asırlık bir yaradır: İntörn hekimlik.

Tıp fakültesinin son sınıfına gelen öğrenciler, bir yıl boyunca hastanelerde "intörn doktor" unvanıyla görev yaparlar. Teoride bu yılın amacı; kıdemli hekimlerin yanında hasta muayene etmek, klinik karar verme süreçlerini izlemek, vaka tartışmalarına katılmak ve hekimlik zanaatını sahada öğrenmektir.

Peki pratikte ne olur?

Hastanenin yetersiz personel kadrosu yüzünden intörn hekimler; sabahın köründen gecenin yarısına kadar yüzlerce hastadan kan alan, EKG çeken, laboratuvara kan tüpü taşıyan, taburculuk dosyalarını arşivleyen ve kıdemlilerin angaryalarını temizleyen "bedava asistanlara" dönüştürülür. Yanında durdukları hoca onlara iki satır klinik mantık anlatmaz; çünkü sistem onları bir öğrenci olarak değil, hastanenin dönmesini sağlayan en ucuz dişli olarak görmektedir.

İşte yazılım sektöründeki stajyerlik düzeni, intörn hekimlik sendromunun birebir kopyasıdır.

Şirket stajyeri alır. Ona bir mentor atamaz. Kıdemli mühendislerin stajyere bir şeyler anlatacak vakti yoktur; çünkü onlar da yöneticinin gerçek dışı sprint teslim tarihleri altında ezilmektedir. Stajyer masada tek başına bırakılır. Önüne yığılan işler ise şunlardır:

  • Kimsenin dokunmak istemediği 10 yıllık eski bir projenin eksik dokümantasyonunu yazmak,
  • Excel tablolarındaki yüz binlerce satır veriyi tek tek kopyalayıp veritabanına girmek,
  • UI'daki butonların piksellerini sağa sola kaydırmak,
  • Ve production ortamında patlayan, kıdemlilerin uğraşmaktan nefret ettiği saçma sapan third-party kütüphane bug'larını çözmeye çalışmak.

Ortada bir eğitim yoktur. Ortada bir mentorluk yoktur. Ortada sadece şirketin kıdemli mühendise saatliği 50 dolar ödemek istemediği işleri, 21 yaşındaki bir gence sıfır liraya yaptırma kurnazlığı vardır.

"Hata Yaparsan Faturasını Sen Ödersin" İkiyüzlülüğü

Bu sömürü düzeninin en iğrenç boyutu ise sorumluluk anında ortaya çıkar.

Stajyere iş verirken "Sen bu sistemin bağımsız bir geliştiricisisin" diyerek sırtını sıvazlayan yöneticiler; stajyerin yaptığı bir hata yüzünden production sunucusu çöktüğünde veya veritabanında bir tutarsızlık yaşandığında bir anda canavara dönüşürler.

Slack kanallarında genci azarlayanlar, "Bunu nasıl yaparsın, hiç mi test etmedin!" diye bağıranlar türer.

Bir acil serviste intörn hekimin yanlış damar yolu açması veya yanlış doz hesaplaması intörnün suçu değildir; onun başında durup o enjektörü denetlemeyen kıdemli hekimin ve nöbetçi uzmanın suçudur. Bir sistemde stajyerin yaptığı tek bir kod değişikliği doğrudan production ortamına çıkabiliyorsa ve sistemi çökertebiliyorsa; orada suçlu stajyer değil, CI/CD pipeline'ı kuramayan, code review yapmayan ve ortam yetkilendirmesini beceremeyen teknik liderdir.

Yetkiyi ve sorumluluğu kıdemliye ait olan bir ortamda, faturayı stajyere kesmek sadece yöneticilik basiretsizliği değil, apaçık bir korkaklıktır.

Usta-Çırak Geleneğinin Katli

Bizim kültürümüzün temelinde Ahilik ve usta-çırak ahlakı vardır. Tıpta da, kadim zanaatlarda da bu böyledir.

Usta, çırağını atölyeye aldığında sadece onun emeğini kullanmaz; onun ekmeğinden, suyundan, mesleki ahlakından ve geleceğinden sorumlu olur. Usta, çırağının yanlışını kendi yanlışı bilir; elini tutar, aletin nasıl tutulacağını, malzemenin nasıl işleneceğini sabırla gösterir. Ve çırak ustasının yanında geçirdiği yılların sonunda sadece meslek öğrenmez; bir karakter ve mesleki haysiyet kazanır.

Bugünün yazılım şirketleri ise usta-çırak ilişkisini bir insan kaynakları maliyet optimizasyonuna indirgemiştir.

Bir gence tecrübe kazandırmak bir lütuf değildir. Bir şirketin ekibine kattığı stajyere mentorluk vermesi, ona kod incelemesi (code review) yapması, mimari kararların arkasındaki nedenleri anlatması bir "bağış" değil; o şirketin sektöre ve kendi geleceğine olan asgari borcudur.

Dahası; bir insanın harcadığı zaman, döktüğü alın teri ve verdiği zihinsel odak para ile karşılanmak zorundadır. "Sana para vermiyoruz ama çok şey öğreniyorsun" demek, bakkaldan ekmek alırken "Parayı vermiyorum ama dükkanında çok güzel müşteri trafiği oluşturdum" demek kadar ahlaksızcadır. O genç insan o ofise gelebilmek için otobüs bileti almak, öğlen karnını doyurmak ve insanca yaşamak zorundadır.

Genç Yetenekleri Küstüren Ekosistem Kuruyup Kalır

Bugün Türkiye'de binlerce parlak bilgisayar mühendisliği öğrencisi, daha üniversite sıralarındayken bu acımasız sömürü çarkıyla karşılaştığı için sektöre ve ülkeye küsüyor.

Kendisine değer verilmediğini, bedava iş gücü olarak kullanıldığını, hiçbir şey öğretilmeden aşağılandığını gören bir genç; mezun olduğu gün ilk fırsatta bavulunu toplayıp insanca çalışma koşulları sunan Avrupa veya Amerika merkezli şirketlere gitmek istiyor.

Sonra aynı şirket yöneticileri LinkedIn'de yakınıyorlar: "Türkiye'de kaliteli yazılımcı bulamıyoruz, beyin göçü bizi mahvetti."

Siz o gençleri stajyerken aç bıraktınız. Onlara yol parası vermediniz. Onlara kodun mantığını öğretmek yerine angaryalarınızı yıktınız. Ve şimdi onların size sadakat göstermesini mi bekliyorsunuz?

Bir yazılım şirketinin kalitesi, ofisindeki langırt masasıyla veya mutfağındaki bedava fıstık ezmesiyle ölçülmez. Bir şirketin kalitesi ve etik düzeyi; ekibindeki en savunmasız, en tecrübesiz insana —yani stajyerine— nasıl davrandığıyla, ona ne kadar saygı duyduğuyla ve emeğinin karşılığını ne kadar adil ödediğiyle ölçülür.

Ve stajyerini sömüren bir şirketin ürettiği yazılımdan da, kurduğu gelecekten de bu memlekete hiçbir hayır gelmez.