Modern yazılım sektörünün koridorlarında fısıldanan, İK departmanlarının asla yüksek sesle itiraf edemediği ama herkesin iliklerine kadar bildiği acımasız bir piyasa kanunu vardır:

"Bir şirkette kalmak sizi fakirleştirir; şirket değiştirmek ise sizi zenginleştirir."

Aynı üniversiteden aynı yıl mezun olmuş iki arkadaş düşünün: Can ve Mert.

Can, mezuniyetinde girdiği bir teknoloji şirketine sadakatle bağlanmıştır. Şirketin kod tabanını avucunun içi gibi bilir. Gece 03:00'te production çöktüğünde yatağından fırlayan, hafta sonu deployment'larına gönüllü olan, projenin tüm teknik borcunu omuzlayan fedakar bir mühendistir. Şirkette üç yılını doldurmuştur. Üç yıl boyunca her zam döneminde yöneticisi sırtını sıvazlamış, "Can'cım sen bizim can damarımızsın, bu yıl sana şirket ortalamasının üstünde, tam %30 zam yaptık" demiştir.

Sonuç? Can'ın üç yıl önceki maaşı enflasyon ve döviz karşısında erimiş; bugünkü alım gücü yeni mezun bir junior seviyesine gerilemiştir.

Şimdi Mert'e bakın. Mert hiçbir şirkete duygusal bağ kurmamıştır. İlk şirketinde 9 ay kalmış, başka bir teklif bulunca %60 zamla geçmiş. İkinci şirketinde 10 ay kalmış, bir sonraki teklifte maaşını %70 artırmış. Üçüncü şirketine geçerken bir sıçrama daha yapmıştır.

Üçüncü yılın sonunda Can ile Mert Kadıköy'de bir kahvecide buluşurlar.

Mert'in kazandığı maaş, Can'ın kazandığı maaşın tam üç katıdır!

Üstelik Can projenin tüm mimarisini sırtında taşırken; Mert gittiği şirketlerde sadece belirli modülleri yazıp, sistemin derin karmaşasına bulaşmadan bir sonraki durağına geçmiştir.

İşte yazılım dünyasının en büyük ahlaki ve yönetimsel çöküşü budur: Piyasa sadakati ödüllendirmez; aksine, sadık olanı finansal olarak cezalandırır (Loyalty Penalty).

Kendi Uzmanını Kaçırıp Dışarıdan Nöbetçi Kiralayan Hastane

Bu idari basiretsizliğin sağlık sektöründeki karşılığı tam bir yönetim fiyaskosudur.

Bir eğitim ve araştırma hastanesini düşünün. Acil tıp kliniğinde yıllardır çalışan, acilin her köşesini bilen, kritik triyaj kararlarını saniyeler içinde veren, ekibin saygısını kazanmış kıdemli bir uzman hekim vardır.

Bu hekim başhekimliğe gider: "Hocam, hayat pahalılığı arttı, nöbet ücretlerimiz enflasyonun çok altında kaldı. Maaşımda veya döner sermayemde makul bir iyileştirme talep ediyorum, aksi takdirde ailemi geçindiremiyorum."

Başhekim ellerini iki yana açar: "Ah be doktorum, biliyorsun bütçemiz çok kısıtlı. Bakanlık kadro tavanını belirledi, sana tek kuruş fazla veremeyiz. Şartlar böyle, idare edeceksin."

Hekim istifa eder. Özel sektöre veya başka bir hastaneye geçer.

Peki ertesi hafta o hastanede ne olur?

Klinikte uzman hekim kalmadığı için acil servis kilitlenir. Başhekimlik panikle dışarıdan taşeron özel sağlık şirketleri üzerinden "nöbetçi konsültan hekim" kiralamak zorunda kalır. Ve o dışarıdan gelen, hastanenin işleyişinden bihaber olan hekime, giden hekime vermekten kaçındığı maaşın iki buçuk katını seve seve öder!

İşte Türkiye'deki yazılım şirketlerinin ve İK departmanlarının akıl almaz zihniyeti tam olarak bu hastane başhekiminin zihniyetidir.

İK Bütçelerinin İkiyüzlülüğü: Retention vs. Hiring

Şirketlerin finansal bütçelerinde iki ayrı havuz vardır:

  1. Retention Budget (Çalışanı Tutma Bütçesi): İçerideki mevcut personelin zammı için ayrılan pay. Bu havuz her zaman "kriz var", "enflasyon yüksek", "bütçe kısıtlı" bahaneleriyle dar tutulur.
  2. Hiring Budget (Yeni İşe Alım Bütçesi): Dışarıdan yeni birini almak için ayrılan pay. Bu havuz inanılmaz bir şekilde sınırsızdır!

İçerideki sadık mühendisi tutmak için ayda 10 bin liralık zammı çok gören yönetim; o mühendis istifa ettiği gün masadaki işleri yetiştirebilmek için dışarıdan alacağı adaya piyasa rayicinden 25 bin lira fazlasını hiç gözünü kırpmadan verir.

Dahası; giden personelin arkasında bıraktığı kurumsal hafıza kaybını, yeni personelin işe alışma (onboarding) sürecindeki 3 aylık verimsizliği ve bozulan kod tabanını telafi etmek için yüz binlerce lira fazladan harcarlar.

Bu, tarihin en irrasyonel, en ahmakça şirket yönetimi modelidir.

Kurumsal Hafızanın Mezarlığı

Bu çarpık düzenin yarattığı en büyük felaket, kod tabanlarının ve sistemlerin kimsesizleşmesidir.

Herkesin 9 ayda bir şirket değiştirdiği bir ekosistemde; yazılan kodların arkasındaki mantığı, mimari kararların neden öyle alındığını bilen hiç kimse kalmaz. Şirketler, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği "legacy spagetti" sistemlerin esiri haline gelir. Yeni gelen mühendis eskisinin kodunu anlamaz, silip baştan yazar; 9 ay sonra o da gider ve döngü sonsuza kadar tekrarlanır.

Sadakati cezalandıran şirketler, aslında kendi kurumsal geleceklerini ve sistem sürekliliklerini çöpe atmaktadır.

Yazılımcıya Düşen: Gerçekçi Olmak

Buradan genç ve orta kıdemdeki yazılımcılara verilecek en dürüst kariyer tavsiyesi şudur:

Şirketler sizin aileniz değildir. Şirketler birer ticari organizasyondur ve bu organizasyonların kuralını siz yazmadınız.

Eğer çalıştığınız şirkette emeğinizin karşılığı verilmiyorsa, enflasyon karşısında reel alım gücünüz eriyor ve yönetim "bütçemiz yok" masalları anlatıyorsa; sadakat gösterip yerinizde oturmanın size kazandıracağı tek şey fakirliktir.

Mülakatlara girin. Piyasa değerinizi test edin. Konfor alanınızdan çıkmaktan korkmayın.

Çünkü yerel piyasa kuralları değişmediği sürece; hak ettiğiniz değeri aynı şirkette bekleyerek değil, kapıyı kapatıp bir sonraki masaya geçerek almak zorunda kalacaksınız. Ve o kapıyı çarpmaktan çekinmeyenler, her zaman o masada sessizce bekleyenlerden daha güçlü olacaktır.