Yılbaşı veya temmuz ayı zam dönemi gelmiştir. Şirket yönetimi büyük bir gururla tüm çalışanları toplantıya çağırır. Şirket genel müdürü sahneye çıkar, grafikler gösterir ve müjdeyi verir:

"Piyasa şartlarını ve enflasyonu göz önünde bulundurarak hepinize tam %35 zam yaptık! Sektör ortalamasının çok üzerindeyiz, şirketimiz çalışanının her zaman yanındadır."

Toplantı biter. Yazılımcı masasına döner, cebindeki telefonu çıkarır ve hesap makinesini açar.

Aldığı zam kağıt üzerinde %35 görünmektedir; ancak son bir yılda oturduğu evin kirası %80 artmıştır, market sepeti ikiye katlanmıştır, elektrik ve doğalgaz faturaları uçmuştur. Dahası, mesleğinin en temel gereksinimi olan ve dövizle fiyatlanan bir MacBook'un veya harici monitörün fiyatı üçe katlanmıştır.

O yeni zamlı maaşı o günkü Merkez Bankası kuruyla dolara veya euroya böldüğünde ortaya çıkan gerçek acımasızdır: Geçen yıla kıyasla cebine giren döviz miktarı %25 azalmıştır.

Yani kağıt üzerinde "zam almış", ama reel hayatta ve küresel alım gücünde ciddi şekilde yoksullaşmıştır.

Tıptaki Performans Çarkı ve Hekimin Geçim Kaygısı

Bu trajik tablonun tıp dünyasındaki karşılığı, son yıllarda Türkiye'deki hekim göçünü tetikleyen en büyük dinamiktir: Döner sermaye ve performans sistemi aldatmacası.

Bir cerrah veya acil tıp uzmanı düşünün. Altı yıl tıp fakültesi okumuş, beş yıl uzmanlık yapmış, binlerce saat nöbet tutmuştur. Masasında duran hastanın açık kalbine veya parçalanmış beynine müdahale etmektedir. Hata payı sıfırdır.

Ancak aynı hekim, ameliyathaneden çıkıp dinlenme odasına geçtiğinde aklında hastanın fizyolojisi değil; "Bu ay döner sermaye yattı mı? Çocuğun okul taksidini nasıl denkleştireceğim? Ev sahibi kiraya %100 zam istiyor, ne yapacağım?" soruları dönmektedir.

Dünyanın en kritik, en odaklanma gerektiren işini yapan bir insana insanca bir temel yaşam standardı sunmayıp, onu performans puanlarıyla ve enflasyon karşısında eriyen katsayılarla boğuşmaya mahkum ettiğinizde ne olur? O hekim tükenir. Odaklanamaz hale gelir. Ve ilk fırsatta Almanca kursuna yazılarak bu ülkeyi terk eder.

Yazılım mühendisliği de cerrahi gibi saf zihinsel odaklanma (deep work) gerektiren bir disiplindir.

Bir mühendisin zihninde aynı anda onlarca veri modelini, mimari akışı, bellek tahsisini ve güvenlik riskini simüle edebilmesi için; zihninin berrak, huzurlu ve kaygısız olması gerekir. Masaya oturduğunda "Kredi kartı asgarisini nasıl ödeyeceğim?" diye düşünen bir mühendisten yüksek kaliteli, hatasız ve vizyoner bir yazılım mimarisi üretmesini beklemek, gözleri görmeyen bir cerraha açık kalp ameliyatı yaptırmaya benzer.

Küresel Yabancılaşma: Aynı Kod, On Kat Farklı Hayat

Türkiye'de yerel para birimiyle (TL) maaş alan bir yazılımcının yaşadığı en büyük psikolojik yıkım, mesleğin küresel doğasından kaynaklanır.

Biz tekstil işçisi değiliz; ürettiğimiz değer coğrafi sınırlara hapsolmuş değildir.

Bugün Kadıköy'deki bir ev ofisinde oturan Türk yazılımcı; terminalinde Docker ayağa kaldırırken, AWS üzerinde Kubernetes cluster'ı yapılandırırken veya TypeScript ile karmaşık bir önyüz mimarisi kurarken, tam olarak Berlin'deki, San Francisco'daki veya Londra'daki meslektaşıyla aynı bilişsel eforu sarf etmekte, aynı RFC standartlarını okumakta ve aynı GitHub depolarına katkı sunmaktadır.

Fakat ay sonu geldiğinde;

  • Berlin'deki meslektaşı ayda 5.500 Euro net maaş alıp, iki haftalık maaşıyla dünyanın en yeni bilgisayar donanımını alabilir ve Avrupa'da tatile gidebilirken;
  • İstanbul'daki kıdemli Türk yazılımcısı, 50-60 bin TL bandına sıkıştırılmış maaşıyla ay sonunu getirmeye, bozulan telefonunu 12 taksitle nasıl yenileyeceğini hesaplamaya çalışmaktadır.

Bu uçurum, derin bir mesleki yabancılaşma (alienation) doğurur. Emeğinizin küresel ölçekte bu kadar ucuzlatıldığını görmek, sadece ekonomik bir kayıp değil; insanın kendi haysiyetine ve mesleki değerine vurulmuş ağır bir darbedir.

"Remote Çalışma" Bir Çıkış Kapısı mı, Beyin Göçü mü?

Bu adaletsizliğin doğal bir sonucu olarak, son beş yılda Türkiye'nin en nitelikli yazılımcıları yerel piyasadan elini eteğini çekti.

Yurt dışına fiziksel olarak göç edemeyenler bile, yabancı şirketlere uzaktan (remote) döviz bazlı sözleşmelerle çalışmaya başladı. Global piyasada aylık 3.000 - 4.000 Dolar kazanan bir Türk mühendisi; Türkiye'deki yerel şirketlerin teklif ettiği "özel sağlık sigortası ve yemek kartı" paketlerine artık sadece gülümseyip geçiyor.

Peki yerel şirketler ve KOBİ'ler ne yapıyor?

Hala 2015 yılının döviz kurlarında ve kafa yapısında kalarak; kıdemli mühendislere komik TL maaşları teklif etmeye devam ediyorlar. Sonra da konferans kürsülerinde şikayet ediyorlar: "Türkiye'de kaliteli mühendis bulamıyoruz, herkes yurt dışına kaçıyor!"

Siz insanlara hak ettikleri alım gücünü vermiyorsunuz. Enflasyonun %80 olduğu bir ülkede %30 zam yaparak insanların reel gelirini çalarken, onların şirkete sadakat duymasını bekliyorsunuz. Kusura bakmayın ama sadakat, market kasasında geçmeyen bir para birimidir.

Zihinsel Emeğin Bedeli

Bir şirketin en değerli sermayesi ofisindeki masalar, sandalyeler veya sunucular değildir; o şirketin mühendislerinin beyin hücreleridir.

Eğer çalışanınızın zihnini ekonomik kaygılardan arındıramıyorsanız, aslında şirketinizin kendi geleceğini ateşe atıyorsunuz demektir. Çünkü borç harç içindeki bir yazılımcının yazdığı kodda bug çıkar; güvenlik açığı çıkar; mimari felaketler çıkar. Ve o felaketlerin şirkete maliyeti, zamanında vermekten kaçındığınız o birkaç bin liralık maaş farkının yüz katı olur.

Yazılımcı arkadaşlarımıza da bir çağrımız var: Emeğinizi küresel standartların altında ucuzlatmayın. Kendi değerinizi yerel vasatlığın belirlemesine izin vermeyin. Dil öğrenin, küresel piyasaya açılın ve hakkınız olan alım gücünü talep edin.

Çünkü hayat, enflasyon kasırgasında eriyen bordrolara boyun eğmek için çok kısa; mühendislik zanaatı ise geçim derdine kurban edilemeyecek kadar kıymetlidir.