Büyük bir kamu hastanesinin acil servisinde veya bir devlet dairesinin sıra bekleme salonunda otururken, bankodaki memurun ekrana çaresizce bakıp şu cümleyi mırıldandığını mutlaka duymuşsunuzdur:
"Sistem yine gitti arkadaşlar, bir 10 dakika bekleteceğim."
Kuyruktaki vatandaşlar homurdanır, memur ekrana öfkeyle tıklar, tansiyon yükselir.
O an herkes suçu bankodaki memurda veya önündeki bilgisayarda sanır. Oysa arka planda, sunucu odalarının karanlığında can çekişen şey; yirmi yıldır yama üstüne yama yapılarak ayakta tutulmaya çalışılan, nefes almakta zorlanan devasa bir dijital Frankeştayn'dır.
Türkiye'deki kamu yazılımlarının, belediye portallarının, hastane bilgi yönetim sistemlerinin (HBYS) ve devasa kurumsal altyapıların içine girdiğinizde; modern bilgisayar bilimlerinin değil, bürokratik bir kabusun tarihini okursunuz.
İhale Mantığının İflası: "En Ucuza En Çürük Çözüm"
Bu dijital çürümenin kök nedeni teknik değil; tamamen yönetsel ve mevzuatsaldır: Kamu İhale Kanunu ve "En Düşük Teklif" Zihniyeti.
Normalde milyonlarca vatandaşın hayatına dokunan kritik bir sağlık veya vergi altyapısı kurulurken aranması gereken tek kriter: Sağlamlık, ölçeklenebilirlik, veri güvenliği ve sürdürülebilir mimari olmalıdır.
Peki bizde ihale nasıl açılır?
Masa başına geçilir, 500 sayfalık kopyala-yapıştır şartnameler hazırlanır ve günün sonunda ihale; işi gerçekten en kaliteli yapacak mühendislik ekibine değil, en akıl almaz ve en ucuz fiyatı kıran taşeron şirkete verilir!
O taşeron şirket ihaleyi kazanır. Bütçe o kadar komiktir ki, projeye kaliteli bir kıdemli mimar veya güvenlik uzmanı atayamaz. İki tane yeni mezun gence "Üç ayda bu sistemi bitirin" denir. Gençler geceleri sabahlayarak, internetten buldukları hazır kod parçalarını birbirine bağlayarak derme çatma bir sistem kurar.
İhale teslim edilir, para alınır, şirket ortadan kaybolur.
Ve kamu, o enkazla baş başa kalır.
Yıkılmak Üzere Olan Tarihi Binaya Payanda Çakmak
Aradan beş yıl geçer. Yeni bir yasa çıkar, vergi mevzuatı değişir veya yeni bir sağlık regülasyonu gelir.
O an yapılması gereken rasyonel hamle şudur: Bu derme çatma sistemi çöpe atmak, modern mimariyle sıfırdan sağlam bir altyapı inşa etmek.
Ama kamuda veya hantal kurumsal şirketlerde hiçbir yönetici bu sorumluluğu almak istemez. Çünkü sıfırdan sistem yazmak bütçe ister, onay süreçleri iki yıl sürer, en ufak bir aksaklıkta müfettişler kapıya dayanır. Yönetici için en güvenli yol, risk almamaktır.
Hemen başka bir şirkete küçük bir bütçeyle "bakım ve ek geliştirme" ihalesi verilir:
"Sisteme dokunmayın, sadece şu yeni kanunu sisteme yamayıverin."
Ve başlar yama üstüne yama devri:
- 2005 yılında Delphi veya eski .NET ile yazılmış monolitik bir veritabanı çekirdeği,
- Üzerine 2012'de yapıştırılmış hantal SOAP servisleri,
- Onun üzerine 2018'de zorla eklenmiş bir REST API katmanı,
- Ve en üstte 2024 model modern bir web arayüzü!
Bu, taşıyıcı kolonları çatlamış, temeli kaymış tarihi bir binanın yıkılmasını engellemek için dışarıdan ahşap payandalar ve çelik tellerle binayı tutturmaya benzer. Her yeni eklenen özellik, binanın yükünü biraz daha artırır; ta ki bina kendi ağırlığının altında çökene kadar.
Faturayı Memur ve Vatandaş Öder
Bürokrasinin bu vizyonsuzluğunun faturasını Ankara'daki ihale komisyonları veya klimalı odalardaki yöneticiler ödemez.
Faturayı;
- Acil serviste kalbi duran hastanın tahlil sonucunu görebilmek için o kilitlenen ekrana çaresizce bakan genç bir doktor öder.
- Tapu dairesinde tek bir imza için saatlerce kuyrukta bekleyen, öfkesi burnunda vatandaş öder.
- Gece yarısı o çöken kamu sunucusunu ayağa kaldırabilmek için dua eden, tek bir satır dokümantasyonu olmayan o kodun içinde boğulan genç sistem mühendisi öder.
Yazılım Bir İhale Değil, Yaşayan Bir Hizmettir
Bir köprü veya bir otoyol yaptığınızda ihaleyi verirsiniz; asfalt dökülür, beton kurur ve iş biter. Sonraki 10 yıl sadece bakımını yaparsınız.
Ama yazılım inşaat değildir. Yazılım; mevzuat değiştikçe, kullanıcı arttıkça sürekli beslenmesi, yenilenmesi, gereksiz parçalarından arındırılması gereken canlı bir organizmadır.
Kamu teknolojilerini kurtarmanın tek yolu; "en ucuz taşerona yaptırıp kaçma" mantığını terk etmektir.
Devlet kurumlarının ve büyük şirketlerin kendi bünyelerinde güçlü, liyakatli, iyi maaş alan kalıcı mühendislik kadroları kurması ve sistemleri birer ihale dosyası değil; yaşayan birer kamusal değer olarak yönetmesidir.
Yamalarla bina tutulmaz.
Çürük temelin üzerine saray inşa edilmez.
Günü kurtarmak için atılan her geçici yama; geleceğimize bırakılmış affedilmez bir teknik borç ve utanç belgesidir.