Eğer bir yazılım geliştirici, özellikle de altyapıdan sorumlu bir DevOps mühendisiyseniz, telefonunuzun aniden çalması (veya PagerDuty uygulamasının o korkunç siren sesini çıkarması) genellikle iyi bir haber değildir. Hele ki gecenin saat 3'ündeyse.

Suku Tech'i sıfırdan kurup büyütürken ve tüm sunucu mimarisinin, veritabanlarının, müşteri verilerinin sorumluluğunu tek başıma omuzlarken bir noktada vücudumun ve zihnimin çok ciddi alarmlar vermeye başladığını fark ettim. Geceleri uykumdan ter içinde uyanıp, hiçbir uyarı almadığım halde sunucu metriklerini kontrol ediyordum. Hafta sonu arkadaşlarımla bir kafede sohbet ederken bile, aklımın arka planında çalışan bir sekmede sürekli şu sorular dönüyordu: "Acaba son deploy'da bir bellek sızıntısı (memory leak) oldu mu? Veritabanı yedeği dün gece düzgün alındı mı? Sitede trafik aniden artarsa yük dengeleyici (load balancer) buna dayanabilecek mi?"

Buna teknoloji sektöründe "Alert Fatigue" (Uyarı Yorgunluğu) diyoruz. Ancak bunun tıbbi ve psikolojik dünyadaki karşılığı çok daha net: Burnout, yani "Tükenmişlik Sendromu".

O karanlık noktadan, uykusuz gecelerden ve sürekli ekrana bakma zorunluluğundan dönebilmemi sağlayan şey, işi "daha iyi ve daha çok" yapmaya çalışmak değil, işi "bırakmayı" öğrenmek oldu.

Kendime çok katı, esnetilemez sınırlar çizmeye karar verdim. Eğer bir sunucu gece yarısı çöküyorsa ve bu donanımsal ya da bizim öngörebildiğimiz bir hataysa, o sunucunun insan müdahalesine gerek kalmadan, tamamen otomatik olarak yeniden ayağa kalkacak (auto-scaling ve self-healing) şekilde tasarlanması gerekiyordu. Gece saat 3'te benim uykumdan uyanıp SSH ile sunucuya bağlanıp servisi yeniden başlatmam, başarılı bir DevOps süreci değil; düpedüz başarısız bir sistem tasarımıydı.

Teknolojiden kaynaklanan problemleri, insanı (yani kendimi) daha fazla çalıştırarak, daha fazla stres altına sokarak çözmenin asla sürdürülebilir olmadığını çok acı bir tecrübeyle anladım. Sistemlerin "esnek" olması gerekiyordu, insanların "dayanıklı" olması değil.

Bugün geldiğim noktada, hafta sonları bilgisayar kapağını bile açmıyorum. Doğa yürüyüşlerine çıkıyorum, ormanda kamp yapıyorum, telefonumu saatlerce sessize alıyor ve kelimenin tam anlamıyla "offline" olmanın tadını çıkarıyorum. Ve tahmin edin ne oldu? Dünyanın sonu gelmedi. Sunucular bensiz de, ben uyurken de çalışmaya devam etti. Çünkü onları artık benim yerime karar verebilecekleri şekilde kodlamıştım.

Bazen iyi bir sistem mühendisi olmanın, sağlam bir teknoloji şirketi yönetmenin yolu; klavye başında saatler harcamaktan değil, bilgisayarın başından kalkmayı, sistemi kendi haline bırakmayı bilmekten geçiyor. İnanın bana, sunucuları her zaman yeniden başlatabilir (reboot) veya baştan kurabilirsiniz. Ancak kendi zihin sağlığınızı ve bedeninizi "reboot" etmek o kadar kolay değildir.