Türkiye'de bir yazılımcı olarak evden (remote) çalışmaya başladığınız gün; sadece küresel şirketlerle veya modern teknolojilerle değil, bu coğrafyanın bin yıllık kültürel ve sosyolojik kodlarıyla da büyük bir savaşa girersiniz.

Aileniz, akrabalarınız ve komşularınız için "çalışmak" kavramının tanımı son derece nettir:
Sabah erkenden kalkılır, takım elbise veya iş kıyafeti giyilir, dolmuşa veya servise binilir, fiziksel bir binaya gidilir, orada bir patronun gözetiminde 8 saat ter dökülür ve akşam yorgun argın eve dönülür. Ter yoksa, yol çilesi yoksa, akşam eve girdiğinde "Of bugün canım çıktı" diye sızlanma yoksa; o yapılan şey toplum nezdinde "iş" sayılmaz.

Bu yüzden evinin bir odasında, üzerinde tişörtüyle, masanın başında sessizce ekrana bakan bir genci gören Türk ebeveyni veya akrabası için o an tek bir gerçeklik vardır: "Bizim çocuk evde bütün gün bilgisayarın başında boş boş oturuyor, oyun oynuyor."

İşte bu algı, Türkiye'de uzaktan çalışan yüz binlerce yazılımcının her gün verdiği en yıpratıcı, en trajikomik varoluş mücadelesinin fitilini ateşler.

Prod Krizinin Ortasında Gelen Pazar Siparişi

Öğleden sonra saat 14:15. Terminalinizde kızılca kıyamet kopmaktadır.

Şirketin Avrupa ödeme altyapısını sağlayan mikroservisinde kritik bir bellek sızıntısı patlamış; Kubernetes pod'ları saniyeler içinde çökmekte, binlerce kullanıcının ödemesi askıda kalmaktadır. Slack'te 15 kişilik uluslararası kriz ekibiyle sesli kanaldasınız. Kalbiniz dakikada 130 atıyor; parmaklarınız klavyede uçuşuyor, log dosyalarından hatanın izini sürüyorsunuz.

Tam o sırada odanızın kapısı tıklatılmadan, ardına kadar açılır. İçeriye anneniz veya bir aile büyüğünüz girer. Yüzünde son derece şefkatli ama bir o kadar da rahat bir gülümseme vardır:

"Furkan, madem evdesin, kalkıver de bir koşu pazardan iki kilo patatesle yarım kilo limon alıver. Akşama teyzenler gelecek, yemek yetiştiremedim. Hadi yavrum, bütün gün oturdun o ekranın karşısında, gözlerin bozulacak, hem sana da hava değişimi olur."

Kulaklığınızı hafifçe aralayıp fısıldarsınız: "Anne şu an çok kritik bir toplantıdayım, sistem çöktü, yerimden kalkamam."

Annenizin kaşları anında çatılır, derin bir iç çeker: "Aman siz de ne toplantısıysa... Sabahtan beri ekrana bakıp duruyorsun. İki dakika bakkala git dedik diye bin dereden su getirdin. Hayırsız evlat."

Kapı çarpılarak kapanır. Siz ekrana dönersiniz ama zihniniz darmadağın olmuştur.

Bir yandan Amerikan şirketindeki mühendise İngilizce olarak hafıza dökümünü anlatmaya çalışırken, bir yandan da annenizin gözündeki o "evde yatan hayırsız çocuk" yaftasının vicdani ezikliğiyle boğuşursunuz.

112 İstasyonunda "Oturduğunuz Yerden Para Kazanıyorsunuz" Cehaleti

Bu toplumsal algı körlüğünün acil sağlık hizmetlerindeki yansıması, 112 ambulans ekiplerinin yıllardır maruz kaldığı o haksız önyargıdır.

Bir 112 acil yardım istasyonunu dışarıdan izleyen bazı vatandaşlar şöyle der: "Oh ne güzel iş, akşama kadar istasyonun bahçesinde çay içip televizyon izliyorlar, oturdukları yerden devletten maaş alıyorlar."

Oysa o insanların bilmediği şey şudur: 112 personeli o bahçede otururken keyif yapmamaktadır; gerilmiş bir çelik yay gibi alarm durumunda beklemektedir.

Telsizden bir anons geldiği anda, 90 saniye içinde ambulansa binip, trafiğin içinde canını dişine takarak bir bebeğin solunum arrestine veya parçalanmış bir kazaya müdahale etmek üzere fırlayacaktır. O dinginliğin arkasında, her an bir ölüm-kalım savaşının içine atılmaya hazır nörolojik bir alarm hali yatar.

Evden çalışan yazılımcının durumu da tam olarak budur.

Dışarıdan bakan bir göz için siz sadece koltukta oturuyorsunuzdur; kas gücü harcamıyor, çimento taşımıyor, koli kaldırmıyorsunuzdur.

Fakat kafatasınızın içinde, arka planda devasa bir biyokimyasal ve zihinsel fırtına kopmaktadır. Beyniniz; soyut algoritmaları, karmaşık veri modellerini ve mantıksal bağımlılıkları inşa edebilmek için vücudunuzun tüm glikozunu ve oksijenini tüketmektedir. Dört saatlik kesintisiz bir kodlama ve mimari tasarım seansının insan bedeninde yarattığı yorgunluk, tarlada sekiz saat çapa yapmanın yorgunluğundan daha az değildir.

Fakat zihinsel emeğin değerinin bilinmediği bir toplumda; terlemeyen insanın yorulduğuna kimse inanmaz.

Akraba Ziyaretleri ve "Bizim Bilgisayara Bir Format Atsana"

Remote çalışan yazılımcının akraba ilişkileri ise başlı başına bir durum komedisidir.

Bir bayram ziyaretinde veya aile meclisinde teyzeler, amcalar toplanır:

  • "Bizim Furkan da evden çalışıyor işte... Ne iş yaptığı da belli değil ya, internette bir şeyler kurcalıyor."
  • "Yeğenim madem evdesin, bizim komşunun çocuğu internetten oyun indiremiyormuş, bir ara uğra da hallediver."
  • "Bizim eski laptop açılmıyor, sen bilgisayarcısın ya, içine bir format atıver sana zahmet."

Siz dünyanın en büyük finansal teknolojilerinde dağıtık sistemler mimarisi kurduğunuzu, saniyede 100 bin işlemi işleyen motorlar yazdığınızı anlatmaya çalışırsınız; ama karşı taraf için siz hala **"bozuk yazıcıları tamir eden ve format atan yeğen"**sinizdir.

Çünkü onların dünyasında bilgisayarla yapılan işlerin tek bir kategorisi vardır: Teknik servisçilik.

Sınır Çizmek: Hayatta Kalma Kılavuzu

Eğer evden çalışıyorsanız ve akıl sağlığınızı, kariyerinizi ve aile ilişkilerinizi korumak istiyorsanız; radikal sınırlar çizmek zorundasınız:

  1. Fiziksel Bir Çalışma Alanı Kurun: Yatakta veya salondaki yemek masasında çalışmayı bırakın. Kendinize ait bir oda oluşturun ve o odanın kapısını mesai saatlerinde kapatın. O kapı kapalıyken, evin içindekiler sizin başka bir şehirde olduğunuzu kabul etmek zorundadır.
  2. Kılık Kıyafet Ritüeli: Pijamayla kod yazmak hem zihninizi rehavete sokar hem de evdekilerin sizi "dinleniyor" sanmasına yol açar. Sabah kalkın, duşunuzu alın, iş kıyafetinizi giyin ve masanıza öyle oturun.
  3. "Hayır" Demeyi Öğrenin: Mesai saatinin ortasında gelen hiçbir bakkal siparişini, hiçbir akraba çayını kabul etmeyin. "Ben şu an işteyim, saat 18:00'den önce hiçbir yere kımıldayamam" cümlesini gerekirse yüz kez tekrar edin. Başta alınacaklar, kırılacaklardır; ama zamanla sınırlarınıza saygı duymayı öğreneceklerdir.

Unutmayın; sizin işiniz bir hobi, bir vakit geçirme aracı veya canınız sıkıldıkça başına oturduğunuz bir oyuncak değildir.

Siz dünyanın en karmaşık zanaatlarından birini icra ediyorsunuz. Ve sizin zihinsel emeğinize önce siz saygı duyup sınırlarınızı korumazsanız; hiç kimse o sınırlara saygı göstermeyecektir.