Yazılım dünyasının içine doğmuş, hayatının büyük bir kısmını bilgisayar ekranlarının karşısında siyah terminallere bakarak geçirmiş bir insanın tipik bir profili vardır. Bizler algoritmalarla düşünürüz, problemleri parçalara ayırır (divide and conquer) ve mantık çerçevesinde çözeriz. Eğer bir sistem çalışmıyorsa girdilerde (input) veya çıktılarda (output) bir sorun vardır. Bu fazlasıyla analitik, siyah-beyaz ve "duygusuz" bir dünyadır. Belki de bu yüzden, uzun süre sadece bilgisayarlarla iletişim kuran mühendislerin bir süre sonra insan ilişkilerinde köreldiği, asabiceştiği veya empatiden uzaklaştığı bir gerçektir.
Benim hikayemi diğer mühendislerden ayıran en büyük kırılma noktası ise tam da burada, o ambulansın arkasında başladı.
Bir paramedik (Acil Tıp Teknikeri) olarak üniformayı giyip sahaya çıktığınızda, hayatın sadece 0'lar ve 1'lerden ibaret olmadığını; gri alanların, çaresizliğin ve şanssızlığın ne demek olduğunu en acı yoldan öğrenirsiniz. Toplumun görünmez kılınan, sistemin (bug'ları olarak görülen) dışına atılmış insanlarıyla en filtresiz anlarında karşılaşırsınız.
Evsizlerin soğuk bir kış gecesindeki donma tehlikesine, madde bağımlılarının krizlerine, şiddet görmüş kadınların çaresizliğine, yaşlı ve kimsesiz insanların sadece birileriyle beş dakika konuşabilmek için ambulans çağırdığı o derin yalnızlığa şahit olursunuz. O ambulansın arka kapısı kapandığında, içerideki hastanın sosyal statüsü, bankadaki parası veya hangi dilde konuştuğu tamamen önemini yitirir. Orada sadece acı çeken bir insan ve onu anlamaya, ona yardım etmeye çalışan siz varsınızdır.
Makineleri tamir ederken sadece kodları anlamanız yeterlidir. Ancak insanları iyileştirirken (veya onlara o en zor anlarında eşlik ederken) onların hikayesini, acısını ve korkularını anlamak zorundasınız. Hastanın elini tutup "Korkma, yanındayım, her şey geçecek" diyebilmek, dünyadaki hiçbir programlama dilinin veya algoritmanın size öğretemeyeceği kadar derin bir insanlık deneyimidir.
Bu meslek, beni o steril ve kibirli teknoloji fanusundan çıkarıp, gerçek dünyanın ne kadar adaletsiz, kırılgan ve şefkate muhtaç bir yer olduğu gerçeğiyle yüzleştirdi. Bilgisayar karşısında bir "tanrı" edasıyla sistemleri yönetirken, sokakta bir insanın çaresizliği karşısında ne kadar küçük olduğumu gördüm.
Bugün bir yazılım şirketi yönetirken, bir ürün tasarlarken veya bir ekiple çalışırken insanlara sadece "kullanıcı" (user) veya "kaynak" (resource) olarak bakamıyorsam, bunun tek sebebi o ambulansta geçirdiğim yıllardır. Makineler hata (error) verir, insanlar ise acı çeker. Makineleri onarmak zeka gerektirir, evet; ama insanları anlamak, çok daha zor olanı, yani empati gerektirir. Ve ben hayattaki en büyük mühendislik dersimi bir klavyeden değil, çaresiz bir insanın gözlerinin içine bakarken aldım.